Felaket tellalı




Kehanetler… Fırsat bu fırsat döktürmeli…


Bir zamanlar bilgi sahibi olmanın anlamı geleceği görme yetisiyle aynıydı. Hatta o çerçeveden bakınca 200 yıllık sosyal bilim çalışmaları bir anda koftileşiyor. “Varsa yoksa geçmişi eşeleyen, ölçen, tartan bilimin ne anlamı var ki?” diye sorulması muhtemel.  Sağolsun Foucault Amca ömrü boyunca, varını yoğunu koyarak, bir kamyon tersten kitap yazarak, olayı geçmişten çıkarıp anca “şimdi”yi tartışmak gerekliliğine getirebildi. Anlayan anladı, anlamayan anlamadı.

Gelecek bilinebilir mi? Geleceği bilemeyecek ne var? Günümüz zaten plan-program çağı olmuş; bir hafta, bir ay, 3 ay, 5 ay derken ajanda doldurmayı biliriz ama gelecek bilinir mi denince herkes ahkam keser. Gelecek bilinemez diye. Rasyonel tarafları şişer, rasyonalite budalalarının…
Yahu gelecek bilinemez olsaydı Amerika’nın petrol şirketi Antarktika buzullarının altındaki petrolü almak için şimdiden imzayı atar mıydı? Belli işte buzulların eriyeceği… ama eridiğinde bunu göremeyecek milyarların olması da pek muhtemel…

Devletlerin, şirketlerin 30 – 50 yıllık kalkınma stratejileri varken ve bunların oluşturdukları karteller dünyadaki geniş kitlelerin ümmüğünü sıkmış, masal masal içinde anlatırken, kitlelerin nasıl hareket etmeyeceklerini biliyorlarsa, gelecek de o kadar basit biçimde bilinebilir.

40’lı – 50’li yıllarda sosyal bilim camiası, etnik ve dini motiflerin insanları manipule ettiğini bariz gerçeklik olarak kabul ettiğinde ya da bilim insanları komunistleştiğinde, Amerika’da üniversitelerin içinin boşaltılması ya da komunist avı da başlamıştı. Neden? Çünkü devletler ve şirketler geleceğin kendileri için pek de aydınlık olmadığını farketmişti. Şimdi ise tüm dünyada akademi iktisatçılık oldu. İktisatçılık ise yanlış anlaşılmasın Marxist “sermaye paylaşımı”ndan değil, Keynesyen “rekabet ve altta kalanın canı çıksın” düşüncesinden hareket ediyor… Tam da istenildiği gibi… Çünkü gelecek bilindiği kadar kurgulanmaya da müsait.
Gelecek, geçmişte de bilinmiştir. Aynı stratejiler, örneğin 1. Dünya savaşı, tee 1890 yılında anlaşmalarla sabitlenmiş, 25 yıl sonra başlayacak petrol savaşları için ittifaklar kurulmuştu…. Ama gencecik çocuklar iman gücüyle ölüme koşturulduğunda bu anlaşmalardan habersizdi.

Baudrillard 1980 yılında artık tamamen kurgulanmış yeni bir çağa girdik derken yaşadığımız science-fiction dünyayı tarif ediyordu. Post-modern cümlelerle…

Velhasıl gelecek bilinebilir.. Burası anlaşıldı herhal…

Eh madem öyle, 2011 kehanetlerimi ayrıca seçim ve anayasa yorumumu yapayım…

Dinle okuyucu bu paragraflarda hakikati bulacaksın.

Meclisten silah yasası geçti. Herkes beş tabanca, bir pompalı tüfek sahibi olabilecek, bunlardan ikisini belinde taşıyabilecek. Ee peki gelecek? Bunu bilemeyecek ne var? Sahnede silah varsa patlar, patlamalı!…

Geleceği Burhan Kuzu da haber verdi. Yediği yumurtalardan aldığı protein aklıyla, gençlere nasihatinde “protesto etmeyin, yazıktır size. Yok ille de protesto ederseniz dayağı yer oturursunuz” dediğinde, bu sözü dinleyen kitleler tonton bir öğütçü görüyorlarsa yazık. Çünkü aslında Kuzu, sopasıyla geleceği gösteriyor.

Daha faşist bir savunma bakanı savunmamız güçlensin diye, daha ehil bir eğitim bakanı gençleri evcilleştirmek için, daha bayan bir aile bakanı kadınları hanımlaştırmak için, daha adil bir adalet bakanı hakkını isteyene, diğerleri isteyemezken, eşitlik sebebiyle kendi hakkını da isteyemeyeceğini öğretecek.

Bu yıl yine devlet kendi vatandaşını öldürüp, savaş uçağından çekilen bombardıman görüntüleriyle reklamını yapıp başka ülkelere silah satma kaygısında olabilir ya da eski görüntüler aracılığıyla bu yılı sadece pazar ekonomisine yönlendirebilir.

Gelelim seçime…

Seçim zamanı yaklaşırken koca bir seçim rüzgarı esecek, sanki hala farklı bir şey olabilirmiş gibi bir duygu ile insanlar tv üzerinden hipnotize edilecek.  Seçim anketleri bildik tv ve medya aygıtlarında, bir o şirket, bir bu şirket tarafından küçük farklarla tartışılır ve “yok onunki doğru, yok bununki yanlış”, “ama daha kararsızlar var” derken, seçim sonuçları açıklandığında herkesin zaten bildiği gelecek, tekrar karşımızda olacak. Seçimler yaklaşırken yeni anayasanın herkesi kucaklayacağını gırla ve hiç durmadan şiirlerle süsleyerek anlatan Tayyip ve saz ekibi, seçim sonucunda tek başına iktidar olacak. O süreçte ilginç sürprizler nedense hep AkP iktidarına yarayacak.

Öteki günlerde ise “yahu anayasa için ille de batıya bakmak zorunda değiliz” diyecekler. “Batı zaten çöktü” diyecekler. “Avrupa Birliği’ne ne ihtiyacımız olacak bea” diyecekler. Yok Malezya’nın anayasası, yok Afganistan, yok Brezilya, yok Çin derken bizim kendi örf ve adetlerimiz gereğince “kendi anayasamızı kendimiz yazarız huleeen, kimseden akıl almamıza gerek yok” diyecek ve ilk maddesinin kalkınmak olduğu, her Türkün asker doğduğu, gelecek nesillere gül bırakmalı falan fişmekan diyerekten, “Türk milleti kemer sıkmasını en iyi bilen millettir.” ilk madde olacak. Derken Fethullah’ın underground kayıtları, Atatürk söylemleri, İsmet İnönü, Ecevit, Musa, İsa, Muhammed derken bu paradigmanın mükemmel olduğu alınan referanslar ölçeğinde, tarihsel söylemlerle de kesinleşecek. Kimsede niye bunları referans aldın diye soramaz. İsimlere baksanıza…

Ağzı açık olayı izleyen vatandaş, sabah 6:00’da kalkıp işine gitmesi gerektiğinden ve akşam yorgunlukla aynı tartışmanın Sansür Yiğit Bulut versiyonunu izleyerek gözleri kapanırken belki inceden Yeşil Gazete’nin fısıltılarına ulaşabilecek. Ama naparsın ki maval gelecek.

Yahu çok üzüldüm, çok pesimist oldu. Okura yazık.. Azcık da umut, teselli lazım. Belki bir söylem değişir, gelecek değişir. Belki dil gerçeği yaratır. Gerçeği değiştirir.

İnceden inceye dünyanın geleceğine umut bağlamıyor değilim. Bu belki gerçek, belki oksijenin kafa yapıcı etkisidir ama bazen iyi şeyler de oluyormuş gibi geliyor. Size de öyle geliyordur. Bazen yani,…  arada bir,…. ve çoğunlukla sıkı bir nefes aldıktan sonra…

Şahsen nefes almalarım, iktidar kuklalarının hikayesini dizi tadında izlerken beliriyor. “Eneee, bunların bildik kalitesiz dizilerden farkı yok” dediğimde, bir kahkaha patlatıyorum, rahatlıyorum. Nietzsche aklıma geliyor. “Güldürmeyen hakikat, hakikat değildir.” diye. Heh tamam işte bu adamlar esasında gerçek değil, bu felaketler de bir o kadar…

2012 yılına taşar mı bilmem ama 2011’de Fethullah Gülen’in aslında 7 sene önce ölmüş olduğunu öğreneceğiz. Tayyip’inde aslında bir bilgisayar programı olduğunu, meydanlarda attığı duygu dolu ama alabildiğine asabi nutukların dublörler tarafından oynandığını öğreneceğiz ya da bu şekilde düşünmenin daha anlamlı olacağını…
Bu adamlara 2011 yılında daha fazla gülüp, nasıl bu kadar uyduruk olabildiklerine daha fazla şaşıracağız. Onlar tv kahramanı olmaya devam etsin, insanlar yedikleri gıdaların tat vermediğini bu sene daha çok teyit edecek. Sürekli borçlu yaşayan insanlar, “Allahım benim ne günahım vardı?” diyecek. Üzücü belki ama Allah’tan hayır gelmediğini biraz daha farkedecek.

Yok salgın hastalık, yok temiz su sıkıntısı, ne içerdiği bilinmeyen gıdalar derken, sistemden kaçmak isteyenler, kaçılacak yerlerin de zaten satılmış olduğunu, değil nehir, dere bile kalmadığını farkedecek. Şehirlerde ise bu yıl temiz hava satışı başlayabilir. Daha doğrusu temiz hava satışını gerçekleştirecek mekanizmayı kursalar, Keynesyen ekonomi anında havaya zehir saçmak gerektiğini bilimsel anlamda ortaya koyar.

Bu felaketten kurtulmak isteyen insanlar, yine bir kurtarıcı beklerken “yahu ne çekiyorsak zaten kurtarıcılardan çekiyoruz”u biraz daha farkedecek.

Sırf marjinallik olsun diye marjinal olanların, yaptığı eylem ve söylemlere biraz daha kendisini yakın hissedecek. Kuklaların kokuşmuşluğunu farkeden insanlar marjinallerin saflığına biraz daha samimiyet duyacak. “Bari bende bi şekil marjinal olayım” diyecek. Çok marjinal bir istekle mesela “dereler özgür aksın” diyecek. cıkcıkcık…

Herşey yavaş yavaş olacak. Felaketlerin içinde radyoyu, tv’yi biraz daha kapatacağız. İntenette sosyal paylaşım sitelerinde her insanın farklı olduğunu, her düşünce biçimine saygı duyulması gerektiğini isteyerek veya istemeyerek öğreneceğiz. İnsanlar biraz biraz sosyal derneklere gidecek, elin cemaati hiç kaynak sıkıntısı çekmezken, renkli ve farkındalık uyandıracak bir eylem için balon alacak paranın olmadığını görecek çağdaş sosyal derneklerde.

Felaketler gümbür gümbür gelip, hem Türkiye’de hem dünyada korku imparatorluğunu teyit ederken, insanlar kendi basit ve sıradan insanlıklarını kabul edecek, üzerine bastığı dünyayı biraz daha duyumsayacak. Yüzünü güneşe dönecek. Dünyanın her tarafında yükselen yeşil düşünceyi destekleyecek. Liderlerden, sultanlardan bıkmışlığıyla doğrudan demokrasinin anlamını farkedecek, sürdürülebilir bir dünya istediğini haykıran insanların sınır ötesi mücadelesini duyumsayacak.

Çünkü tek umut bu.

Bu yazı 30 Aralık tarihinde "Yeşil Gazete - 2011 Kehanetleri" özel dizisinde yayımlanmıştır. 


.

Yumurta, ayakkap ve samimiyet

Bu yazı 9 Aralık 2010 tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır. 


“Bak terlik geliyoo…” anonim.


Bir kaç gün önce Yeşiller Partisi olarak yaptığımız açıklamada İstanbul Emniyet Müdürü Çapkın ve İç İşleri Bakanı Atalay’ı istifaya çağırdık. Sebep malum; sorumlusu oldukları polisler anne karnındaki bir bebeği öldürmüşler ve bir çok kişinin de ağzını, burnunu kırmışlardı.

Yalnızca biz mi? Birçok parti, sivil toplum kuruluşu, entelektüel ve sanatçı da demokratik yollardan aynı veya benzer beyanlarda bulundu. Sonuç;

Başbakan açıklama yaptı. Polis görevini yapmış. Bu gençlerin ne olduğu zaten sırtlarına geçirdikleri parkalarından belliymiş. Molotof kokteyline izin verilmezmiş… Sonra da demokrasi dersi veriyor. Her şeyin yolu yordamı varmış.

Peki yolunca yordamınca gelen eleştirileri, iktidarın lideri ne kadar düzünden anlıyor ki? Ya da iktidar demokratik yollardan kendisini ifade etmek isteyen görüşler için, seçim barajını kaldırmaya yönelik en ufak bir hamle yaptı mı? Çağdaş modellerdeki gibi; STK’ların, sendikaların iktidara demokratik yollarla yaptırım uygulayabileceği, yönetimde söz sahibi olduğu zemine yönelik herhangi bir girişim oldu da biz mi duymadık?
Yaşanan son gelişmelerde; kim ne söyledi, kim nasıl anladı? Görüntülerde biz ne izledik, başbakan ve danışmanları ne izledi?

Ortada bariz bir iletişim sorunu var. Sanırsın aynı dünyada yaşamıyoruz.  Zaten aynı dünyada yaşamıyoruz, mesele de bu!

Onlar birer tv kahramanı… Çizgi roman kahramanı gibi bir şey. Karşınıza geçmiş bıkbıkbık konuşuyorlar. Siz onu duyuyorsunuz ama o sizi duymuyor. Küfrediyorsunuz neden duymuyor diye? Anlıyorsunuz ki tv böyle bişey.

Sonra aynı ekranın içinde bir başkası sizin düşüncelerinize ayna tutuyor. Heh diyorsunuz beni duymasa da onu duyuyor olmalı. Fakat onu da duymuyor. Duyması için bir yaptırım yok ki?

Zaten o sebeple değil mi? Gerek Türkiye’de gerek dünyada, seslerini duyurmak isteyen insanlar alternatif eylem modelleri üzerine kafa yoruyorlar.

İlk El-Zeydi ile gözlerimiz parlayıverdi. Ayakkabı hedefi bulmadı ama, Bush eğildi. Anlayacağınız “Zeki Müren de bizi gördü.”

O zamanlar tv’de muhabirler simgebilimcilere sordu: “Ayakkabı fırlatmak ne demek?” diye.

Onlar da yanıtladı: “Karşındakini en aşağı görmek”, “yerin dibine sokma girişimi” diye. Çok akıllıca bir yorum. Bravo.

Bu mantıkla dün atılan yumurtalar da karşındakini henüz olgunlaşmamış ya da çocuk olarak görmek olsa gerek. Bu yorumların haklılık payı yok değil…

Bu girişimlerin esas anlamı, yanılsamayı (inlusio) kırmak.

Bugün biliyoruz ki basit-komünal toplumlarda, farklı farklı biçimlerde olsa da, toplumlar kabile şeflerini genellikle yılda bir gün “adam” ederlerdi. Ve o şefler buna boyun eğerdi. Uygulamalar farklıdır. Ancak genellikle lideri çırılçıplak soyar ve eşşek sudan gelinceye kadar döverlerdi. Bu uygulama ile onlara, onların da birer insan olduğu öğretilirdi. Vereceği kararlarda senin benim gibi insan olduklarını akıllarından çıkarmamaları için yaparlardı. Esasında bu uygulamalar bir eğlence atmosferine dönüştürülür, sosyal statülerin, şefliklerin beyhudeliğini vurgular, samimi bir iletişim yaratırdı. Şeflerin elde ettikleri statüyle insanlığından yabancılaşmaması sağlanır, karşılıklı empatinin yolunu açardı.

Öteki gün ise şefliğine kaldığı yerden devam eder ve halkı da ona saygısını sunar, verdiği kararlar tartışmasız olurdu.

Bu uygulama ile şef toplumda suç işleyenleri cezalandırırken, dayak yemenin ne olduğunu bildiğinden kararları acımasızlık boyutuna ulaşamazdı. Veya ulaşırsa eğer; toplum bir sonraki sene yapılacak törene kadar bu durumu belleğine kazır ve haksızlık sonraki törende sahibine içten içe bir kinle geri yansıtılırdı.

Dün Burhan Kuzu konuşamadığı için Mülkiye Rektörü’nü istifaya davet ediyor. Hani biz de açıklamamızda sorumlu iktidar organlarını istifaya davet ettik ya, onun gibi…

Konuşmak isteyen gençlerin ağzının burnunun kırılması ve bir bebeğin ölümünden gocunmayan partinin hukuk danışmanı ve anayasa komisyonu başkanı atılan yumurtaları “ayıp” sayıyor. O da demokrasi dersi veriyor.

Dayak yemiş arkadaşlarının fotoğrafını taşıyan gençlere karşı empatide yoksunluk var…
  
Görmemiş iktidara gelmiş; sanıyor ki soyut uygarlığın, soyut statüleri yumurtalara, ayakkaplara kalkan olacak. Olmuyor efendiler. İnsanlıktan uzaklaşarak takındığınız tavırları, görmezden geldiğiniz ölümler ve dayakları bu şekilde gizleyemezsiniz.

Atılan yumurtalar şunu söylüyor. “Bak işte sen de insansın biz de. Konumun yüksekte dursa da, ahanda işte önümüzde duruyorsun.”

Okura söyleyeceğim; esasında atılan bu yumurtalar hala birer samimiyet göstergesi… Belki bu şaşırtacaktır ama bir de şunu düşünün; o yumurtaları atamayacak kadar iktidardan korkulabilir. Kendilerini konumlandırdıkları yükseklik eğer bize de normal gelirse, kimse yumurta falan atamaz.

İşin kötü yanı bu ya. Bu iktidar bunu istiyor.

Wikileaks; ayna tutan çocuk.

 Bu yazı 3 Aralık 2010 tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.

Bakalım Wikileaks Türkiye’yi teğet geçecek mi?

Türkiye’nin yeni yeni aşina olduğu hukuksal zeminde, mesele belgelerle konuşmak ise; alın belgeler!

Üstelik bu belgeler henüz hiçbir şey. Dezenformasyonsa, biz de şöyle diyelim madem, “henüz milyonda bir.”

Esasında bu olaya da gözlerimizi kapardık ama belge çok işte… Üstelik yalnızca politik, askeri (sıkıcı) meseleler olsaydı sorun yoktu. Ama öyle değil. Politik ve askeri belgelerin içinde o kadar çok magazin içerikli bilgi varki tartışılmaması mümkün değil.

Birbirlerine “yandaş medya” diye çemkiren, “bildik medya” düzeni şokta. Gazeteciler, içinde bulundukları güç ilişkileriyle, neyi, nasıl yorumlayacaklarından emin değil. Gazeteci olarak sızdıramadıkları, ele geçirip nitelikli haber yapamadıkları, hortumlama, yolsuzluk vakalarının bilindiği ama buna nadiren örnek gösterildiği dahası bu sebeplerden dolayı kimseyi koltuğundan edememiş bir ülkedeyiz.  ….Kısaca Assange dünyaya gazetecilik dersi verdi.

Başbakan ise bugün açıklama yaptı. “Yok İsviçrelerde hesap numaram falan…” diye.

Dertlenme başbakan,
sen ki gurur duyduğun, Adnan Menderes’lerin, Turgut Özal’ların soyundansın, utanılacak-çekinilecek bir şey yok.

Turgut Özal nasıl “benim memurum işini bilir.” diyorduysa, ondan miras kalan Türkiye halkı senin için “bizim başbakanımız (tıpkı bizim gibi) işini bilir.” diyecektir. Bal tutan parmağını yalar ne de olsa.. Yolsuzluktan dolayı görevden alınmalar falan,  ….Biz Türkiye’de aştık bu işleri.

Yeni dünya düzeni ne diyor? Onlar ceplerini dolduracak ki zengin sınıf oluşacak, böylelikle halka istihdam sağlayacak ve dualarını alıp,  (kuru) ekmek verecek. Hala ne eleştiriliyor? Anlamak mümkün değil… Ortada yolsuzluk varsa, demir parlıyor işte,    ….Biz bunu öğreneli çok oldu.

*****

“Bildik medya”da bu durum, “Ne, kimin işine yaradı – kime, ne yaramadı” üzerinden, sabit kutuplar içinde tartışılıyor. Anlayacağınız hala aynı tas, aynı hamam,   …bozuk plak gibi.

“Bu olay her şeyden önce, devlet, vatandaş ve medya arasındaki ilişkilerde iki yüzlülüğü göstermesi bakımından bariz bir skandal.” diyor Eco. Haksız mı?

Tabi bilinen köy kılavuz istemez misali, en güzel haber Zaytung’dan geldi. Berberler ve taksiciler “bunlar hep bildiğimiz şeyler. Biz söylüyorduk” demiş. Umberto Eco ile Zaytung aynı dili konuşmuş.

Yani şunu söylemişler;

Devletlerin katil olduğunu bilmiyor muyduk?

Yolsuzluk, adam kayırma, kardeş kardeş ihale paylaşımlarının içindeki diplomasiyi yakından gördük, ama bilmiyor muyduk?

Birilerinin terörist ilan edilmesine, üçüncü sınıf Amerikan aksiyon filmlerindeki gibi gemide, otelde, gökdelende sebepsiz insan öldürmesi neden olmuyormuş. Herkes, her an terörist ilan edilebilirmiş. Tabii bu anlamda teröristin bir anda kahramana dönüşmesi de mümkündür, ki bunu bile biliyorduk aslında…

Parlamentolarda oturanların ne işe yaradığını sanki bilmiyor muyuz? Vb.

******

Bu olay, temsili demokrasilerin, derin devletlerin, onların vitrini olan medyanın ipliğini küresel anlamda pazara çıkaran sıkı bir örnek. Buradan feyz alacak olan ise yöneticilerine ağzı açık bakan yönetilenler olmalı. Kendisinden yabancılaştırılmış insanlara ayna tutan bir örnek bu. İkiyüzlülüğün pazara çıktığı… Yalnızca kralın çıplak kalması değil, kral giyinikken ona hörmet eden insanların kendisiyle yüzleşme fırsatı.

Şunu anlamak lazım, doğrudan demokrasi kendisini var etmek için parlamentolardan izin istemeyecek. Devletin şeffaflaşması, devlet tarafından asla onaylanmayacak ve buna yönelik etik girişimler dahi bu medyada haber olmayacak. Ancak bu süreç hızla devam edecek.

Anlaşılan, toplumların zihinlerinde çoktan bitmiş olan bu sistemler, kontrol ve denetim mekanizmalarını da yavaş yavaş kaybediyor. Çözülüyor…

*****

Tabi birkaç komplo teorisi de üretmeden bırakmam…

Amerika;

savaş sonuçlarını, prestij amacıyla piyasaya mı sürdü? (Kimse sesini çıkarmazsa muhtemel…)

İran’a girmek için yeni bahaneler mi yaratılıyor?

Yoksa yeni dünya savaşında kim müttefik? Kim değil? Ya da ittifak oluşturmaya yönelik piyasa araştırmaları mı başladı?

Yoksa yoksa uzaylılar, Nasa vb.

muhabbetle…

Naipaul var, Naipaul yok.

 Bu yazı 26 Kasım 2010 tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.

Kusturica’dan sonra “hoşgörü teması” üzerinden ikinci sanatçıya çirkinleştik ve nobelli yazar Naipaul güvenlik nedeniyle gelmekten vazgeçti.

Bu kez olay, daha vahim bir kutuplaşma olmasına karşın, üstünü örtmek de daha kolay. Ne de olsa Hindistanlı bir yazardan bahsediyoruz. Hindistan denen koca gezegenin Türkiye coğrafyasındaki tüm iletişim biçimleri içinde ağırlığı nedir ki? Mumbai’le 2,5 saatlik zaman farkına karşın, Hindistan, Çin’den daha uzak değil midir? Gündemden düşünce bir daha da karşılaşılmayacaktır. Kusturica ise tekrar tekrar karşımıza çıkacak gibi duruyor.

Gündüz Vassaf, bu yazar olayını “Küresel sermayeye açık olan Türkiye küresel kültüre kapalı.” biçiminde tanımlamış. 80 yıldır verilen uluslaşma-ümmetleşme bilinci (biz ve diğerleri) içinde, daha yeni yeni demir perdesini kırıp dünyaya açılan Türkiye’den bahsediyoruz.

Üstelik tam açılacakken AkP sayesinde “hazır açılıyoruz, Ortadoğu-Arap ülkelerine de açılalım” diyiverdik. Söylemlere bakacak olursak küresel sermayenin peşinden gidersek, çok para kazanacağız. Hem batılılaşmaya çalışıyoruz öyle değil mi? Batı bu işte. Batı da Ortadoğu’ya açılmak istiyor. Herkes açılmak istiyor yani. Ortadoğu’ya. Pastaya bak!

Batılılaşma üzerinden Avrupa’ya, milliyetçi söylemlerle Orta Asya’ya açıldık, şimdi ümmetçilik üzerinden İslam ülkelerine açılmak üzere; bir söylemler, bir söylemler…

Yahu bunların hepsini toplasan dünyanın 3’te 1’i etmiyor. Peki ya diğerleri? Onlara da “siz bizden değilsiniz ama yaradılanı da yaradandan ötürü severik” mi diyeceksiniz? Yoksa zaten onlarla hiç işiniz olmaz mı?

Nobelli yazar ayıp etmişmiş.

Biz önce bir kendimize bakalım. Tv kanallarımıza bakalım. Dinci kanalların belgesel ve dini içerikli film ve dizi çöplüğünden, sırf biz duygusunu aşılamak için, ötekine lanetler edilen, en ağır hakaretlerin uçuşması bize yabancı mıdır?

“Dini düşman”ı hayal edin. İslam; hadi Hristiyanlık ve Yahudiliğe “bozulmuşlar ama bizdendir” dedi. Peki ya hikayenin diğer tarafında kalanlar? Nasıl olacak yani?

Hem nefret dolu ve hem de nefret eylemine teşvik eden, nefret eylemini ödüllendiren ve en kutsal mertebeye yerleştiren paradigma; hem yazılı, hem görsel literatürde, hala ve gırla devam etmiyor mu?

Çok tanrıcıl düşünceyle nasıl demokratik temas sağlanabilir ki? Kendi gelenekleri ve düşünce biçiminin İslam’ın en büyük düşmanı olduğunu, İslam haykırıyor. Onlardan dünyayı temizleyeceğini…

O islam, o, değilmiş. O, radikal islammış.

“Peki neden radikal Hinduizm dünyayı ölümlerle kasıp kavurmuyor?” demezler mi adama?

Naipaul müslümanlardan nefret ettiğini söylemiş. Hindistanlı nobelli bir edebiyatçının gerekçeleri bence az değildir.

Haa bide!

Türkiye dünyaya açılıyormuş. Bu kafayla olmaz yavrucum.

Öncelikle karşındakine saygıyı öğreneceksin.

Ama adam gibi öğreneceksin.

Yoksa açıldığında Çılgın Türk olarak anılmak isterken, Osmanlı zamanında olduğu gibi adın Hırboya çıkabilir.


Hindistan’dan sevgiler…

Namaste.

Süperiletken @ my joint

 Bu yazı 7 Kasım 2010 tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.

Bir süperiletken muammam var.

Anlatsam inanmazsınız, akla hayale sığmaz accayip fena.. Belli aralıklarla kafamı kurcalar durur. Lise yıllarımdan beri aklımda olan bu teknolojik olayı ekolojik düşünceyle bağdaştırmaya çalışınca işin içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Ayrıca çoook-çok uzun mesele, o sebeple ayrıntılara hiç giremeden “direkt fizik dersi muhabeti”nde komplomu ortaya koyacam.  Belki sadece meraklısına demek gerekir.

İlk olarak lisede (SENE – 95) Kadir Çetin Hoca’m aklıma soktu bunu. Bir elektronik dersinde süperiletkenden bahsetti. Eğer süperiletken madde yapılırsa, bir maddeyi bir yerden bir yere taşımak mümkün olurmuş. Hatta Kadir Hoca’ya göre günümüzde de maddeler bir yerden bir yere elektrik aracılığıyla taşınabiliyormuş –ama  altın gönderildiğinde, kum biçiminde ya da kimyasal anlamda bozuk altın çıkıyormuş. Bunlar hep aslında iletim yollarının aslında bir miktar yalıtkan olmasından kaynaklanıyormuş. Eğer süper iletken yapılırsa; bu kayıplar ortadan kalkacak ve değil aynı madde, mesela insan bile taşınabilir olacakmış.
O yıllarda tabi woww dedik gitti. Çünkü süperiletken çook uzaklardaki imkansız bir masal. Süperiletkenin yapılabilmesi için -273 C derece yani 0 Kelvin mutlak sıcaklığa ulaşılması gerekir-di. !! Olayın elektronik ve fizikten ayrı kimyasal boyutları falan var, karışık.

(SENE – 98) Liseden yeni mezun olmuşmuyumneyim,  bir belgesel izliyorum, mutlak sıcaklıkla ilgili. Belgeselin üçte birini süperiletkene ayırmışlar. Eğer mutlak sıcaklığa ulaşılırsa süperiletkenin mümkün olabileceği ve böylelikle neler yapılabileceğinin içeriğiyle dolu. Tam da kafamı kurcalayan meseleler. Kadir Hoca uydurmuyormuş haklıymış. Vay be diyorum sonra, acaba biz görür müyüz?

(SENE -2001) Hoop bi dergide –Focus’tu yanılmıyorsam, mutlak sıcaklığa zaten ulaşılmış olduğunun haberini alıyorum. Hatta haber öyle ilginç ki aynı işle meşgul bilim insanlarının daha önceki -120 C derecelik rekorlarını egale ederek, -80 C derecede, mutlak sıcaklık koşullarını sağlamayı başarabildiklerini anlatıyordu.
Yani teorik olarak daha önceleri yalnızca matematik – mühendislik hesaplarında kullanılan süperiletkenin, pratik olarak yapılması başarılmış buna karşılık gündelik hayatlarımıza teknolojik anlamda giremeyen, ama dikkat, hani neredeyse girecek gibi duruyor.!  – 80 C ’de.

-E diyorum o zaman, ışık hızı da tamam.

Bir zamanlar ışık hızına çıkılabilmesi olayına “daha süperiletken yokkene nereyee?” denirdi. Haklılardı aslında. Ama artık süperiletken var. -80 derecede, 2 tane dolap tutabilsen birinden adamı yollayıp birinden alabilirsin.

Hatta bu örnek bile yetersiz.

Süperiletkenle;

enerji kaynağından gelen enerjinin iletim sırasındaki kayıplarını sıfırlarsınız. Burası zaten tamam –ki bu durum enerjiden çok büyük ölçülerde kazanç sağlamanız anlamına gelir. Göreli olmakla beraber yanılmıyorsam %30 kadar..

Tamam ama şimdi dikkat!

Eğer makineniz süperiletkenden yapılırsa!! Enerji kayıpsız tamamlanır. Ya da sonrasında kayıpsızlık sağlanabilir. Yani çamaşır makineniz süperiletken olursa kullandığınız enerji aynı biçimde geri çıkar. Eğer makineler süper iletkenden yapılırsa tek makineyi döndürecek  enerjiyi, süperiletkene hapsederek, milyon kez kullanabilirsiniz. Biraz ayrıntıdan girmek gerekirse; süperiletken artık bir madde değil, saf elektromanyetik alandır. Bu alan içinde çamaşır makinenizin istediğiniz biçimde dönmesi için gerekli enerji, bu elektromanyetik havuzda rastgele gerçekleşiyormuşcasına dolanıp duruyorla -aynıdır. Ampul için bilemiyorum (çünkü ampul direnç meselesi ve ısıyla, kayıp yaratarak var olur) ama her türlü motorda kayıpsızlık söz konusudur. Ya da aynı teknoloji dönen motordan elde edilen enerjiyi tekrar manyetik alan enerjisine dönüştürmeye kabiliyetlidir. Ya da şöyle söylemek gerekir belki; elektrikle çalışan bir arabanın tekerleklerinden elde edilen enerji harcananla eştir. Yani tekerleklerin birkez dönmesiyle dünyanın etrafını dört dönebilirsiniz.

Bilmem anlaşıldı mı? Olay fena acayip…

Yine mesela; eğer süperiletken bir kondansatör (elektrik depolayıcı) yaparsanız, içine bir baraj elektrik doldurup, milyon yıl sonrasında açıp o elektriği kullanabilirsiniz.

Ya da süperiletken bir uzay aracı yaparsanız -ki varsayalım bir gözlem aracı, uzaya gönderdiğinizde, o sonsuza kadar çalışacak demektir. Sinyal alır, yollar, fotoğraf çeker, taş toplar onları mükemmel biçimde ölçer tartar.  Hatta fotoğraflarını mükemmel fotoğraf makinesiyle çeker, kimyasal ölçümleri kusursuzdur falan.

2001 senesinden sonra patlayan telekomünikasyon devrimi işi iyicene karışırıyor. Çünkü elektirik artık sadece enerji taşımakla değil bilgi taşımakta da kullanılıyor. Artık bütün dosyalarımız, fotoğraflarımız, videolarımız elektrik.

Süperiletken sayesinde kayıpsız elektrik iletiminden ve böylelikle kayıpsız bilgi paylaşımından bahsederken bir de baktık fiberoptik kablolar çıkmış. Süper iletkenle “kayıpsız elektrik hızında” bilgi paylaşabilecekken fiberoptik kablolarla zaten kayıpsız, hem de ışık hızında paylaşmaya başladık bile. Bu ne hızz… Henüz her bilgisayar için geçerli olmamakla birlikte; gerçektende şu anda dünyanın tüm kıtaları birbirine fiberoptik kablolarla bağlı. Gerçekten online!! %100.

Eğer ışık hızında online olursanız sıfır arşivle tüm elektronik ortamdaki bilgilere aynı anda sahip olabilirsiniz anlamına gelir.

(SENE – 2007) Bir belgesel izliyorum. Süperiletken hakkında. Trt’de yayımlanıyor ve programı bir zamanların Keloğlan rolünden tanıdığımız Rüştü Asyalı sunuyor. Süperiletken yapıldığından beri hayatlarımızda nelerin değiştiğini anlatıyor. 2004 yılından itibaren ilk olarak askeri-uzay teknolojisinde, şimdilerde ise yavaş yavaş tıp alanında kullanılmaya başlandığını anlatıyor. Zaman geçtikçe gündelik hayatlarımıza kadar girecek gibi duruyor. Ama önce süperiletkenin ne yapabildiğine dair tıp alanından bir örnek.
Henüz her hastanede var mı bilmiyorum ama gidip, içine girdiğimiz silindir (yanılmıyorsam NRG) -eğer süperiletkenden yapılmış olursa, mükemmel yalıtımlı elektromanyetik alanın içine giriyorsunuz demektir. Orası, uzaydan elektromanyetik anlamda soyutlanmış bir yerdir. Ve vücudunuza enjekte edilen izotopların hareketini mükemmel biçimde izleyebilirsiniz.  Bu yalıtılmış elektromanyetik alan ile insan anatomisinin mükemmel haritasına ulaşabilirsiniz. –ki ulaşıldı.

Aklıma geldi bak. 80’li yıllarda dünyanın iklim haritasını çıkarmak isteyen bilimadamları 3o yıllık iş demişler. Proje şimdi tamamlanmış..

Şimdi bi adım daha ötesi.

Eğer süperiletkenden yapacağınız bir makine ile örneğin tv üretirseniz. O televizyon mükemmel televizyon olur. Tabi mükemmel ne demek!? Şöyleki, mühendislik hesabında nasıl bir tv istenmişse makine aynen onu vermiştir. Yani süperiletkenle süper makine üretebilirsiniz. Daha da açmak gerekirse eskiden hesapta olan ama pratiğe geçemeyecek teknolojiler, artık aynen hesaplandıkları gibi gerçek olabilirler. Işık hızı mevzusuylada buradan bağlanıyor zaten, süperiletken teknolojisi fizikçilere, “siz hesaplayın gerisi kolay” diyerek usta misali göz kırpıyor.
 Tesla Küresi - Nikolai Tesla, dünyayı öncelikle "iletken" olarak tanımlıyordu. Esas amacı, bu iletken dünya içinde süperiletkeni yaratmaktı. 

Tabi süperiletkenin öncelikle uzay ve askeri alanlarda kullanıma girdiğini unutmayalım.

“Paşam süperiletken yaptık, artık dünyadaki tüm bilgileri koyabileceğimiz sonsuz depomuz var.”
“Tamam ozaman herkesin tüm bilgilerini toplayın.”
“Ama nasıl? Kim yazacak?”
“Siz bırakın insanlar kendileri yazarlar!”

İnternet hayatlarımıza girdiğinden beridir herkes hiç durmadan kendi bilgilerini sanal dediğimiz aleme  büyük bir hızla aktarıyor.
Facebook, “tüm bilgilerinizi kaydedecek teknolojiye hakim değiliz” diyor ya hani. İnanmam. Süperiletken çıkmış daha ne olsun be yahu!

Bilenler hatırlayacaktır. Stanley Kubrick’in 2001 Uzay Macerası’nda, hikayenin zamanına göre eskilerden kalma bir insan vardır bir de onun ses ya da yazılım denebilecek arkadaşı H.A.L. vardır. Kubrick’in H.A.L. ismini I.B.M. den esinlenerek koyduğu söylenir.  Harfler alfabede bir öncekine denk düşer. Tam onun gibi ama çok daha fazlası.

Eğer bu teknolojiyle telefon dinlemek isterseniz, bu her anın, an ve an dinlenebileceği anlamına gelir. Hani öyle tüm görüşmelerde bazı kelimelere odaklanıp taranabildiğini zaten biliyoruz ama eğer bu teknoloji süperiletkense tüm kelimelerin aynı anda tüm biçim ve olasılıklarıyla birlikte taranabileceği anlamına gelir. Dahası bunu geçmiş içinde yapabilir. Bu durum ise Batman filminde Joker’in her an, her yerde olma olasılığına karşılık geliştirilen teknolojik aygıta benziyor.  Bu akla hayale sığmaz teknolojiyle, sanırım dünyanın tamamı, tam anlamıyla kontrol altında olmasa bile (artık) denetim altındadır.

95 yılında uzak gelecekte var olması muhtemel süperiletken teknolojisini tahayyül etmeye çalıştığımı ve “çılgınlık”, “kıyamet” ya da “cehennem” dediğimi hatırlıyorum. Şimdi ise duruma öyle bakmıyorum. Tek bir şey var aklımda. Esas meselemi işte şimdi soruyorum. Gelmek istediğim yere sonunda geldim.

Sayın Packard Bell yetkilileri bu makineyi aldığımda 160 Gb bellek diyordu. İçinden 140 Gb çıktı. Hani ya süperiletken falan? Nerde benim 20 Gb? Yakışıyor mu bu çağda?

( : Namaste, Happy Diwali…

Hüseyin Uğur’la röportaj: Hayalbaz’da neler oluyor?

Hayalbaz
Hayalbaz, İzmir’lilerin kulağına hemen aşina gelecektir. Mekan, Kıbrıs Şehitleri Caddesi, Cumbalı Sokak’ta, kuruluşu daha eskiye dayansa da özellikle son birkaç yılda ismi ön plana çıkmaya ve hatta diğer kentlerde de bilinir olmaya başladı. Amatör, profesyonel ya da yarı-profesyonel sanatçıların, yalnızca bununla kalmayıp; değiştirme, yenileme ve dönüştürme kaygısı taşıyan gençlerin önemli bir buluşma noktası oldu. Hayalbaz’a yalnızca eğlenmek için gitseniz de gerek alt kattaki sohbetlerde, gerek üst katta bulunan sahnede çalan müzik gruplarıyla samimi bir atmosfer yaşıyorsunuz.
Hayalbaz
Hayalbaz ekibi, yoğun işlerinden arta kalan zamanlarında, kendi ofislerinde fanzin çıkartarak başlamışlar sessiz kalamayanlardan duruşlarına. Sürrealist Eylem Türkiye ve Şebeke olarak aktivitelerini sürdürüyorlar. Birkaç arkadaşın hayalinden, İzmir’in en önemli alt kültür buluşma merkezlerinden birisi haline gelen Hayalbaz hakkında, tanıyanların eksik kalmış bilgilerini doldurmak ya da meraklarını gidermek, bilmeyenlerin ise tanıması için ekibin beyin takımından Hüseyin Uğur ile bir söyleşi gerçekleştirdik. İzmir’den Burcu Yılmaz’ın yaptığı röportaja geçmeden hatırlatmakta fayda var. Hayalbaz’da gerçekleşen etkinliklere bundan sonra Yeşil Gazete’den ulaşabilirsiniz.

Burcu Yılmaz: Bize biraz Hayalbaz’ı anlatır mısınız. Nedir Hayalbaz? Nasıl başladı bu oluşum?

Hüseyin Uğur: Nefes almaktır Hayalbaz… Kelime anlamı Osmanlıca’dan geliyor.  Hayal gerçekleştiricisi demek.  Sahne sanatlarının günümüzdeki kadar gelişkin olmadığı o dönemlerde, Karagöz-Hacivat oynatıcılarından birine verilen isim.

2003 yılında başlayan oluşma süreci tesadüflere dayanıyor aslında. Ben kamu araştırması yapıyorum. Bir yandan da kültür sanat faaliyetlerimiz var. İşlerimizi bırakalım, içinde kendimizin de olduğu, gerçekleştirmek istediğimiz kültür sanat faaliyetleri için düşündüklerimizi eyleme dökebileceğimiz bir de çatımız olsun diyorduk. Bir arkadaşımızın tez çalışması sırasında karşımıza çıkan bu kelimeyi alıp içini doldurmaya karar vererek Hayalbaz’ı kurduk ve giderek anlam kazanmaya başladı.
başka bir dünya mümkün

B. Y. : Nükleere Karşı Sanat, Barışa Rock, 1 Milyon Fidan Dikimi, v.s. gibi geniş bir yelpazede düzenlenen  etkinlikleri desteklediğinizi, en azından duyurularını yaptığınızı görüyoruz. Bu etkinliklerin oluşum sürecinde de var mısınız? Yoksa bilgilendirerek dönüşüm aktivistliğimi yapıyorsunuz?

H. U. : Nükleere Karşı Sanat etkinliğini biz Hayalbaz olarak, duyarlı kişi ve gruplarla beraber yaptık. Ancak bir milyon fidan dikimi Ege Orman Vakfının yürüttüğü bir projeydi. Doğru olduğuna inandığımız için projeye bizde destek verdik. Asıl işimiz bu değil tabii ki. Olmasını istediğim şeyler olsa da, yapabileceğim şeyler belli. Ben çiçek bile yetiştiremiyorum mesela. Bir milyon fidan da ilgiyi oraya odaklama konusunda çalıştık. Ayrıca bağışlarımızla da destekledik.

Hayalbaz fanzin
B. Y. : Şebeke nedir? Kimlerden oluşur?Elebaşı? :)


H. U. : Şebeke bir beyin fırtınası sırasında uygulamaya dönüşen işlerden. Biz hayata sessiz kalamıyoruz. Uyumsuz ve sorunlu çocuklardanız. Hayalbazın soluk borusu olma nedenlerinden biriside bu. Düşündüğümüz ve düşünmediğimiz halde spontan gelişen şeyler oldukça, yeni gelişmelerde oluyor. Biz burada bir yandan sanatla bifiil uğraşalım bir yandan da kahvemizi çayımızı içelim derken prosedür dayatmaları ile bir baktık ki dernek olmuşuz. Öte yandan gün oluyor pankart alıp sokağa çıkıyoruz küresel ısınma, ağaçlanma konularında özellikle birşeyler söylüyoruz. Dernek söylemleri ve diğer eylemler birbirine karıştırılmaya başlanıldığında, bürokrasi dolayısyla 24 defa kapatıldı Hayalbaz Sanat Derneği. Biz üslubumuzu sanattan yana kullanmayı ve bu şekilde bazı konularda sesimizi çıkartmayı seviyoruz. Ayrıca Hayalbaz ticari bir hamleyle ortaya çıkmamasına rağmen ticari bir yanımızda var -verdiğimiz servis dolayısıyla.Ve çok yoğun geçen zamanlarımız var. Bizimle sanatsal aktivitelerde bulunmak isteyenleri, üretmek isteyen arkadaşları bu ticari duruştan ayrı tutmak gerekliliğide.  Şebeke çözüm yollarımızdan birisi oldu. Şu anda belirli sürelerle düzenli olarak çıkartıyoruz Şebeke fanzinini.
Hüseyin Uğur


B. Y. : Politik bir duruşunuz varmı?

H. U.: Aksine anti-politik bir duruşumuz var.

B. Y. : Genç aktivistlerden oluşan bir işletme ve müşteri portföyünüz var. Bilinçli bir alt kültür oluşumundan bahsetmek mümkünmüdür Hayalbazda?

H. U. : Evet olabilir. Süreç içerisinde yaptığımız işler, bizimle takılanlar ve ortaya çıkanlar doğrultusunda evet, burada kollektif bir oluşum var. Doğru bildiğimiz şeyleri samimi ifade etmeye çalışıyoruz. Aldığımız belli bir kültür var zaman zaman kendi kültürümüzle çakışan noktalarımızda var. Burada oluşan altkültür bu açıdan değerlendirdiğimizde spontane gelişmiş bir durum. Çıkardığımız fanzinler, yaptığımız müzikler, çizdiğimiz resimler böyle bir kültürün oluşmasını sağladı.

B. Y. : Kendinizi dönüşümsel aktivistler olarak tanımlayabilir misiniz?

H U. : Tanımlamak istemiyoruz. Her türlü tanımdan uzak olmak istiyoruz. Bu hayalbaz kafası işte..

B. Y. : Yeni nesil bir altkültür buluşma noktası olarak yönlendirme ve eğitim konularında nasıl bir duruşunuz var?
Gün ışığıyla ilk buluşma
H. U. : Üzerimize misyon biçilmesini pek istemiyorduk ancak böylede bir durum kendiliğinden oluştu. Burada servis elemanı olarak ekibimize katılan bir arkadaş profesyonel bir müzisyen olarak kapıdan dışarı çıkabiliyor. “Gün ışığıyla ilk buluşma” sergisi ile mesela henüz hiç kendini ifade edememiş insanları bir araya topladık. Biz sanatta sadece salon kültürüne karşı duruşu olan kişileriz. Zaman içerisinde Hayalbaz’dan fotoğrafçı da, sinemacı da, yazan çizenlerde çıktı. Hatta bizim çetenin elebaşlarından birisi, yılbaşında eğlenmek için buraya gelen, es kaza burada grafiker olmaya karar veren, şu anda işlerine İstanbul’dan devam eden aynı zamanda bizim de sanat prodüktörümüz olan eski bir müşterimiz.(Lakabı bizde saklı)

B. Y. : Buraya gelenleri, ekibe, aktivitelere katılmak isteyenleri seçmek gibi bir çizginiz var mı ?

H. U. : Biz kimseyi seçmiyoruz. İnsanlar bizi seçiyor. Buraya gelen müşterileri geri çevirmek gibi bir tutumumuz yok. Herkese kapımız açık. Karşılıklı ilişkilerin absürd noktalara varmasını istemiyoruz. Sadece bu konuda tek çizgimiz bu. Personel seçerken çok donanımlı, v.s.’ye bakmıyoruz. Profesyonelden daha ziyade samimi iyi niyetli genç arkadaşlarla hatta amatör bir ruhla burada birlikte yoğrulmak en sevdiğimiz.

B. Y. : Bay perşembe kimdir? Gerçek midir?
 
H. U. : Şebeke’nin merkez komite üyelerinden birisidir. Şu anda Kadıköy semalarında olmalı. Karga ya da 6:45′ de olur. Bazı perşembelerde buralarda görüldüğü rivayeti de var. (Hüseyin Uğur; unutmayın bütün kahramanlar gerçektir diyerek gülümsüyor.)

B. Y. : Ağırladığınız profesyoneller. Birlikte çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

H. U. : Küçük İskender, Bandista, Abarjazz, v.s., dinlediğimiz sevdiğimiz ortak paydalarımız olan arkadaşlar. Bir projeleri olduğunda bir iletişim trafiği ile yapılması düşünülen projeye birlikte göz atıyoruz. Karşılıklı herşey uygunsa program gün ve detaylarına karar veriyoruz. İstanbul’dan Hafriyat Karaköy, Kadıköy tayfasından Karga, 6:45… gibi topluluklarla içerikleri doldurma ve yeni insanlarla buluşturma noktasında geçmişte de bir rolümüz var. Ekibi full kadro bir arada görmesenizde, ürünlerde Hayalbaz ekibinin ve bu sürreel üretim durumunun yansımalarını görebilirsiniz.


Jazz 5 @Hayalbaz -her salı
B. Y. : Deneysel perşembe nedir peki? Fikir babası Bay Perşembe midir? Neler yapılır?

H. U. : Yok o bir gönderme. Deneysel perşembeler özellikle Abarjazz grubundan Karahan’ın oldukça emeği geçen, çok profesyonel bir çalışmadır. Burada sohbet ederken müzikal olarak kendimizi ifade edemediğimize, yetişmiş müzisyenler olsada farklı sesleri dışarıya yansıtamadığımıza karar verdik. Karahan bir müzisyen olarak bu noktada deneysel perşembeler gibi bir çalışma çıkarttı ortaya. İlk başlarda pek algılanmadı. Deli müziği çünkü yapılan. Pek de anlaşılacak bir tarafı yok. Zaten bu seslerin çoğu isyan, çığlık, gürültü, bir noktada tüketim toplumuna alınan bir tavır. Çatı 1972 ile başlayan daha sonra Karahan’ın Mors, Tonguç’un Tonguç&Gökalp Project’i ile başlayan, İstanbul ve Ankara’dan da dikkat çekmesiyle daha çok katılımın olduğu bir program ve ticari bir durum değil. Deneysel perşembeler iki sezondur programımızda. Çok keyfili gidiyor. Bu sezon yeni oluşturduğumuz, emprowize çalışan başka bir grubumuz, Ayanbeyan’ı iki haftada bir deneysel perşembelerle birlikte programa dahil ettik. Hafta sonları daha alternatif, daha bilindik müzikleri programa dahil etsekte, biz gruplarımızıda müziğimizide kendi içimizde üretmek istiyoruz. Ayanbeyan, kendi gruplarımızdan Dembedem, Herhalükarda ve Jazz 5′ın müzisyenlerinden oluşan bir ekip. Dinlemenizi tavsiye ederim.

Dembedem @Hayalbaz - her çarşamba

B. Y. : Hayalci bir aktivistsiniz…En çok değişmesini istediğiniz şey nedir?

H. U. : Evet tabii ki hayallerimiz var. En çok değiştirmek istediğim şey sanat açısından şu. Sanatı salonlardan çıkartıp sokağı yansıtmak istiyoruz. Önemli olanın sanatçıların çok elit ya da akademilerde onlara ilk öğretilen şey olduğu üzere ayrıcalıklı olmalarının değil, başka birşey olduğunu anlamalarını sağlamak istiyoruz. Şu ana kadar hiç fotoğraf çekmemiş bir insanın bu sokaktan geçerken çok başarılı kareler ortaya çıkartamayacağını kimse söyleyemez. Kimse ayrıcalıklı değil ancak herkes ayrıcalıklı. Burada servisteki bir arkadaşımız çıkıp Akın Eldes ile, Türkiye’nin en önemli müzisyenlerinden biriyle gitar çalıyor. yada Pinhani geliyor burada müşteri iken çıkıp sahnede canları ne isterse onu çalıyorlar.

Karagüneş @Hayalbaz
Sivil toplum kuruluşları, akademileri ve belediyeleri daha etken hale getirmek istiyoruz. Kültür sanat birimleri ile etkileşim halinde olmaya çalışıyoruz. Düş günleri diye bir etkinlik yaptık mesela. Bu etkinlikte tesadüfen Konak Belediyesi – Kültür Sanat Daire Başkanlığı bize mekan kullanımı, duyurular, v.s. için destek verebileceğini belirtti ancak işin sonu başkanımıza plaket verir misinize gelirse uzak duruyoruz. Hayır biz plaket vermek istemiyoruz. Tanımlanmak istemiyoruz. Bir şekilde etkileşimimiz sürüyor. Uygulama konusunda gücümüzün yetmeyeceği bazı projelerin hayatta karşılık bulduğunu görüyoruz -ki bu da sevindirici bir durum.
Cumbalı Sokak



Ve söyleşimizi sonlandırırken :

H. U. : Boşlukları doldurmaya çalışıyoruz biraz. Burası bir kale. Yavaş yavaş dışarıdan gelen tepkilerle farketttik. Çok da fazla kendimizin farkında değildik. Ayrıca etkinliklere Cezayirden bir katılım olabiliyor, San Francisco’dan bir iş gelebiliyor. Londra, Fransa, Portekiz ve Atina’da iletişim kurduğumuz sanat grupları var. Bu iletişimlerden hayatta karşılıklarını bulan projeler var. Geçen zaman içinde kurumsal bir etkide bırakmaya başladığımızı, bir bakış açısı yarattığımızı farkediyoruz. Bizim açımızdan sevindirici bir durum. Biz sunumdansa içeriğin önemli olduğunu anlatmak istiyorduk. Aynası iştir kişinin diyoruz.





Hayalbaz etkinlik takvimi

Röportaj: Burcu Yılmaz – Yeşil Gazete

Festival Habercisi – 8 , Back To Nature -2 / Zoi Salamander

Bu yazı 9 Ekim tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.  

Psy kültürünün içinde farklı olan; sanatsal faaliyetler. Herkesin, o an sadece eğlenmek için değil, bunun dışında da birbirleri arasında etkinlikler harici iyi iletişim içinde olmaları, duruma göre de örneğin dışa dönuk herhangi bir durumda muhafazakar hareket edip sahiplenmeleri bile psy kültürünün disko camiasından farklı olmasını sağlıyor.
Baktığın zaman müzik altyapıları da farklı tarz müziklerden geliyor. Zaten club camiasının yok olma sebeplerinden en önemlileri; içlerinde böyle iletişim ve etkinlikler kuramamaları ve yeni gelen jenerasyona bunu doğru şekilde aşılıyamamalarıdır. Bu durum onları köreltti…
DJ. Jashmed Sharraf


...FOÇA DA, FOÇA ....


Back to Nature -2
Bazı festival takipçileri için olmazsa olmaz bir festival adresi haline gelen eski Foça’ ya, yazın son güneşli günlerini yakalama umuduyla, kamp tipi barınma ekipmanlarını yüklenen 150 kadar katılımcı, kendilerini birbirlerinden farklı günlerde müzik, dans, deniz ve vecd harmanının kucağına bıraktı. Ulaşım için kullandıkları araçlar çeşitliydi. Kimi yörede çalışan otobüslerle kimi özel otosu, karavanı, motosikleti yada otostop yaparak festival alanına sıcak bir sevinç, şen bir telaş, bazılarıysa yorgun, uykusuz buna karşılık umutlu yüzlerle üçer beşer gelmiş çadırlarını kurmuşlardı. Eski Foça merkezinden yeni Foça’ya doğru giderken 6-7. kilometredeki 500 adımlık sahiliyle, bir vadiyi anımsatan Mersinaki-4 Koyu beşinci kez ev sahipliği yapıyordu Psy- Trance dinleyicilerine.Ulaşım, konaklama ve diğer konularla ilgili bağlantıya geçtiğiniz anda festival yetkililerinin sıcak açıklamalarıyla, dostça değerlerin ön planda olduğu bir camia ile kaynaşmak üzere olduğunuzu sezinliyorsunuz ve kamp alanına adım atmadan eğlenmeye başlıyorsunuz.

Etkinliğin, otoyola dolayısıyla kent merkezine yakınlığı genelde böylesi etkinliklerin tadını azaltır, ancak bu koy için pek öyle gözükmüyor. Birkaç yıldır tekrarlandığından yöre halkı olsun, ilgili kurumlar olsun alışmak bir yana festival tecrübesi edinmişler diyebiliriz. Toprak üzerinde gezinenleri benimsemişler.
Kumsal

Festival alanında, deniz neşeli şıpırtısını bonkörce saçıyor çevreye ve ılık rengarenk samimi bir Aura çepeçevre kuşatıyor sizi. Koy girişinde çoğu diğer festivalde rast geldiğiniz esir kamplarının biricik alameti, bir nizamiye ile karşılaşmadan içeri süzülüyor, insanlarla tanışmaya-kaynaşmaya başlıyorsunuz. Çadırınızı kurduktan, ilk keyifli saatleri yaşadıktan sonra ne yaptığını bilen biri yanınıza kadar gelip, kayıt ve bilet işlemleri ile zaman harcamaya uygun iseniz yani ‘daha sonra’’ demezseniz sizinle görüşüyor. Hiç bir sponsor desteği olmadan kotarılan etkinliğe 50 TL ödeme yaparak “destek” olabiliyorsunuz.



Kostüm
Renkli kostümlere, rasta örgülü saçlara aşina birkaç insanın işlettiği büfe lokanta karışımı bir tesisten sıcak, soğuk, alkollü, alkolsüz içecekler; günün menüsü, özel sipariş fast-food yada sulu yemekler, meyve, çerez edinmeniz mümkün, yanınızda malzeme getirip ateşte, gaz ocağında kendi yemeğinizi hazırlamanıza bir itiraz eden de yok elbet. Hatta tesis ilgilileri, serin yerde saklamak gereken malzemeleriniz için bir soğutucu depo bile tahsis etmiş.



Bir hafta sürmesi planlanan etkinliğe internet üzerinden yapılan duyurularda isteyenlerin erken de gelebileceği “sohbetin-muhabbetin” tesisata, sisteme bağlı kalmaksızın başladığı bildirilmişti. Bu sene zaten ilk 4 günün çeşitli workshoplar, meditatif bazı uygulamalarla geçirileceği, kalan 3 gün normal ses sistemi ile “tam gaz” devam edeceği duyurulmuştu. Fakat katılımcılar gündüzleri deniz, kum, güneş, geceleri sohbet, yıldızlar, içki, şifalı bitki çayları, kamp ateşi çevresinde sigaralarını tüttürmeyi veya patates közlemeyi seçtiklerinden, pek planlandığı gibi olmadı. Ama, bana kalırsa “planların”; Psy –Trance kültürü içinde, okyanusun dibindeki bir gemi enkazı kadar yer bulmasının, bu kültürün en çok spontane yüzleşmelerle ışık saçabilmesi için lazım gelen puslu haritaları gün yüzüne çıkaracak maharetli eli kolayca seçebilmeyi mümkün kılacağını anlamamak bir kayıp olacaktır. Ne hoş ki, Back To Nature'ü organize eden Mind Manifest kadrosuda gerek geçmiş festival deneyimleri gerekse kişisel meziyetleri ile festival boyunca azalmayan kondüsyonlarıyla aksiliklerin tad kaçırmasına, “doğaya gülüşü” zora sokacak pürüzlerin yüzleri ekşitmemesi adına, üstesinden gelmedik pek bir engel bırakmadılar.

Sahne

Sahnenin, festivalin kalbi olarak güp güp attığı, elbette ki güneş battıktan, yıldızlar ortaya çıktıktan, müzik artık doğrudan kanınıza karışmaya başladıktan sonra anlaşılıyor. Çevresinde dolaşırken ya da içinden diğer yöne ilerlerken güp güp'lerin sıcaklığı sizi ısıtıyor ancak sahnede sıcaklığın direk kendisi, ondan bir parça olmadan öylece durabilmek gerçekten zor; dans etmeye başlıyorsunuz ve baslar, looplar, bazısını bir yerlerden başka türlü anımsadığınız sample'ların içinde varoluşunuzun size armağan ettiği hazinenin pırıltısına yelken açıyorsunuz. 

Artık bazen ateşten dalgaların ihtişamıyla, bazen başka bir boyuttaki buz dağlarının üzerindeki beyaz ayılarla yada adı sanı belirsiz diyarlarda göklerde rengarenk saçaklarıyla devinen ejderhalarla rastlaşmanız olası. Olurda bu astral hazza bir mola vermek gelirde aklınıza çadırların arasında bir tura çıkarsanız; karavan ışıkları, kamp ateşleri başında aynı ritimle küçük sallanmaların da etkisiyle, insanların ne kadar çok birbirine benzediğini fark edip, “dünyada neden bunca anlaşmazlık ve savaş var.” diye depresyona girmenizi çoğunlukla karanlıklar içinden bir selam veya bir ateş başı daveti alıkoyuveriyor. Yaklaşır ve yerinizde durabilirseniz size geldiği yerden getirdiği bir içkiyi, bir bitki çayını, közden yeni çıkarılmış bir patatesi uzatıyor birisi. Bir sessizlik sonlanıyor, bir muhabbet başlıyor…Uzak doğuda zen keşişleri “parti her yerde” manasına gelen bir cümle sarf ederler, zıtlıkları kovalama derdine bir çare bulamadığım zihnim, “her yerde olabilen hiçbir yerde olmayabilir’’ diye kurar genelde ama aynı kovandaki arılar gibi denizden esen yel, kesilmeyen müzik; azalmayan her bir başka dj ile ayrı tadlara bürünen ritm, karanlıklar içinden arada kopan kahkahalar bunu orada mümkün kılmıyor, o an.
Dj Nirmal (Scotland)

Başka yerleri bilemiyorum ama ben tam ortasındaydım partinin, biz tam ortasındaydık partinin… Festivale İstanbul’dan katılan Alp Döşeyenler; “aşk, sevgi ve dostluğun sanrılarla buluşması’’ dedi Back To Nature-2 için. Hem de uzun bir özlem sonrası gerçekleşen bir buluşma sanki, ertelemelerin küf kokularından arınmanın huzuru ile sarhoş sanki… Bazı kimselerin hemen önce bir başka festivalden, Fethiye'deki Psyfiles - 2'den çıkıp geleceğini bildiğimden ekstra mutlu yüz aradım çevrede, ancak bilet fiyatları ve bazı psy trance alışkanlıklarına aykırı gelecek talihsizlerden ötürü o yüzlere pek denk gelemedim. Denizli'den gelen Bilkan Pişkin; “Katrancı koyunun hoş bir yer seçimi olduğunu ancak bazı günübirlik piknikçilerin Psyfiles'a gölge düşürdüğünden bahsetti. Eski Foça Mersinaki-4 koyundaki Mind Manifest etkinliği içinse “belki daha az dark, daha çok psytrance daha leziz olurdu’’şeklinde görüşlerini paylaştı bizimle. Geçici de olsa kendi eğlenceli renklerine boyuyor festivaller kumsalları, vadileri... Dünyanın bunca karmaşasında asık suratlı politikacıların bin yıllık yanlışlarını devam ettirmekteki inatçı tutumlarına bir tenefüs arıyor insan; İzmir’den Kristal Güngörün; “tüm gri elbiselerimizi yırttık, üzerimize zorla giydirilen ve hiç de yakışmayan bu ciddiyet kostümünü istemiyoruz artık!!! Ruhumuzun renkleri, özgürleştikçe parlıyor’’ diye özetliyor. Bizi özgürlüğün parıltısına çağırıyor. Her anınızın bir festival coşkusu içinde geçmesi dileğiyle….


Festival Habercisi – 7, Haberler, Haberleer, Haberleeer


- Şu günlerde İzmir Eski Foça'da Mind Manifest Project tarafından organize edilen Back to Nature 2 isimli festival halen devam ediyor. 27 Eylül'de başlamış olan etkinlik, 3 Ekim'e kadar devam edecek. Kaçırmak istemeyenler bu yazının devamını okumadan çantalarını kapsalar iyi olur. 



- Ekim ayı sonunda ise bu yılın efsane olan ve yılın ilk festivalini organize eden Shanti Tribe'in Goa Twisted Vibration etkinliği, önceki etkinliğe katılmış kişiler tarafından sabırsızlıkla bekleniyor. 



- Antalya Sundance'te ise 5. J-Fest (Jonglörler Festivali) haftaya başlayacak.


*******



Şimdi haberler;



Back To Nature , 27 Eylül - 3 Ekim / İzmir -Eski Foça

Foça'da kendi halince, bağımsız bir koyda, geçen yılda yapılmış olan Back To Nature 2 etkinliğine hala katılabilirsiniz. 7 gün süren etkinlik, ilk 4 gün sakin ve mütevazi ses sistemi, yoga, meditasyon ve geceleri belgesel-film gösterimi gibi etkinlikler; son 3 günde ise hızlı bir parti olma niyetiyle organize ediliyor. Partinin fiyatı oldukça uygun. (50 TL) Yalnızca yetişebildiğiniz kısmına gitmek üzere pazarlık dahi yapabilirsiniz. Benden söylemesi.

Kumsalının güzelliği, çimenlik ve zeytin ağaçlarıyla kaplı etkinlik alanı, çadırla yapılan konaklamayı dahi oldukça konforlu kılıyor.

Etkinlikle ilgili ayrıntılı bilgilere facebooktan ulaşabilirsiniz.







5. J-Fest , 4-10 Ekim / Tekirova - Sundance



4 - 10 Ekim
Festival Habercisi yazı dizisinde yalnızca müzik festivallerinin haberini verdim. Buna karşılık Antalya/ Tekirova - Sundance Camp'te, Çağdaş Sirk Sanatçıları Derneği'nin düzenlediği festivali haber vererek bir istisna yapasım geldi. 



J-Fest; doğa, deniz ve antik kent Phaselis ile iç içe bir ortamda; top, poi, labut, yoyo ve holalup gibi oyuncaklarla gün boyu pratik yapmak isteyen jonglörlerin ve/veya jonglörlük becerilerini ilk defa öğrenmek isteyenlerin tanışıp, yeteneklerini sergileyebilecekleri önemli bir buluşma noktası oldu. 


Festival alanında; profesyoneller tarafından hazırlanan Gala Gecesi'yle birlikte, yurtdışından ve yurtiçinden gelen değişik becerilerdeki modern sokak sanatçılarıyla workshoplar, 3 değişik büyüklükte inşa edilen jonglör çadırları, ateş gösterileriyle birbirinden eğlenceli oyunlar yer alıyor. 



Her yaştan katılımın mümkün olduğu festival, tamamen gönüllü jonglörler aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Üstelik bu yıl festivalde “görevli” ya da “görevliler” değil, renkli karakterler kapıda karşılayacakmış...



4-10 Ekim arası düzenlenecek ve yine hayli uzun süren bu festivalde çadırla konaklamak için girişte sadece 70 TL ödenmesi, ve ayrıca festival sürecinde de dışarıdan alışveriş yapılabilmesi bakımından, ekonomik yöndende oldukça uygun görünüyor.


2009 / J-Fest

DİKKAT!!!,

bu etkinliğe yurtdışından gelecek sanatçıların İstanbul'da 1 Ekim Cuma günü saat 18:00'de Galata Meydanı'nda bir buluşma gerçekleştireceğini de haber verelim. Galata Meydanı'nın o saatte, ateş ve türlü gösterilerilerle renkleneceği kesin.


2009 / J-Fest


Detaylı bilgi ve ön kayıt için;

www.j-fest.com










Goa Twisted Vibration , 22-25 Ekim / İzmir-Dikili



22 - 25 Ekim
Bu yılın festival sezonunu açan Shanti Tribe görünen o ki kapanışı da gerçekleştirecek. Festival Habercisi – 2'de uzun uzun anlattığım festival, aynı organizatörlerin Goa Freak Family ile güçlerini birleştirerek gerçekleştireceği yeni bir parti ile karşımızda... 






Kirli, Tozlu ve kesinlikle Psycadelic!!!






Kendisini dört duvar arasındaki mekan ve kimliklere değil, açık hava rave kültürüne uzanan geniş bir aile, bir kabile olarak gören Shanti Tribe, 2006’dan bu yana Türkiye’de psy-kültürün oluşumu adına çabalamayı sürdürüyor.



Etkinliklerini doğa harikası yerlerde gerçekleştiren Shanti Tribe, çöp ve kimyasal atıklara karşı gösterdiği hassasiyetlede dikkat çekiyor. Festivale doğal sabunlar dışında doğayla temas etmemesi için herhangi bir katkı maddesi içeren temizlik ve bakım ürünleri götürmemelisiniz.

Shanti Tribe

Etkinlik alanı zeytinlikle kaplı, plajı olan bir yarım adada, sadece parti için ayrılmış bir koyda gerçekleşecek. Partinin indirimli bilet satışları hala sürüyor. Şu sıralar 35 TL'ye alınabilecek biletler kapıda 70 TL olacak. Etkinlik yiyecek içecek getirilmesine karşı yasaklar içermediğinden gelişmekte olan ve daha önce haber verdiğim psycadelic festival etkinliklerine göre yine uygun fiyatta kalıyor. Festival organizasyonundan Orhan fiyat konusunda şöyle diyor.


Shanti Tribe, Sandras'tan
"Aslında dünya standartlarında bizim fiyatlar aşağı yukarı normal. Bizim yaptığımız işlere denk düşen Avrupa'daki partiler de aynı fiyatta oluyor. Tabi bizimkiler henüz o kadar kalabalık geçmediği için zarar sözkonusu biraz :)

Lokasyon açısından genelde şehirden uzak mekanlarda olduğu için partilere gelen katılımcının yol masrafı oluyor. Üstünede yüksek bilet fiyatı insanları zorlar. Ayrıca katılımcılarımızı tanıyoruz, gezmeyi seviyorlar ama öyle çok paraları yok. Bizde bunu biliyoruz ve mümkün olduğu kadar fiyatları düşük tutmaya çalışıyoruz. Birde gönüllü olarak destek olan bir sürü insan var onların katkılarıda çok tabi.."


Yurtiçi ve yurtdışından birçok Dj, çeşitli görseller ve performanslarla dolu dolu bu etkinlik hakkında ayrntılı bilgiye facebookta;


linkinden ulaşabilirsiniz.


Festival Habercisi – 6 , Minimini Fest… / Büçkün Canatik

 Bu yazı 15 Eylül tarihinde Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.

Bir festival ne zaman bu kadar güzel olabilir sorusunun cevabını buldum sanırım. Hem öyle uzun uzun günlere ihtiyaç olmadan tadında, yerinde ve zamanında.

Sansasyon yaratan kocaman organizasyonlara inat minik kendi halinde olması gereken her şeyi içinde barındıran, bu barındırma içinde kendi kendini kasmayan müthiş bir paylaşım.

Nerden başlasam bu güzelliği nasıl anlatsam? Peki, önce bir festivalde alan seçiminin öneminden bahsedelim. Olympos akıllıca bir tercih olmakla organizatörleri de insanları da rahatlatmış. Kamp yapmak denen fiil yerini bulmuş. Elbette gün içinde Olympos’un sahip olduğu mistik hava sizi an be an festival moduna daha da yaklaştırmakta ve dinlenmiş bir ruh ile müziğin sonsuzluğuna kendinizi kaptırabilmektesiniz. Bu da size tadından yenmez bir haz yaşatmakta. Sadece iki gün olmasına rağmen sizde hiçbir eksiklik bırakmamakta. Öncelikle Olympos’u henüz keşfedememiş arkadaşlarımızın gözünde bir resim oluşturmak adına bu doğa harikası yeri tarif etmeye çalışayım. Uzun uzun yolları devirdikten sonra kocaman bir dağın yamacından aşağıya iniyorsunuz. Yolun uzunluğundan şikâyet etmeye başlayacağınız anda karşı karşıya kaldığınız manzara kelimeleri boğazınıza diziyor. Muhteşem bir yeşillik içerinde tarihin izleriyle bütünleşmiş bir liman şehri. Kışın dere yatağı olmasına rağmen yazın tam bir cennet. Pansiyonların ard arda dizimi sizi kumsala doğru yönlendirmekte ve kumsala giderken sizlere ırmak misali bir tatlı su eşlik etmekte.. Ve sahile ulaştığınızda zaten bu şehrin kalıntılarını mecburen görmüş olmanız ayrı bir avantaj oluyor.. Belki de hayatınızda görmediğiniz mavilikte ve durulukta bir deniz size merhaba diyor. Uçsuz bucaksız bir sahil ve mavi ile yeşilin dansı… 



Ağaç evlerde konaklama imkânının yanında çadırlarımız içinde uygun yerler mevcut. Ve çardakta insanlarla beraber yemek yemek hamaktan düşmek gibi zevkleri yaşayabileceğiniz ilkele yakın bir köy aslında. Fiyatlar tamda olması gerektiği kadar… Herkesin her şeyi giyebileceği kadar anarşist kimsenin kimseyi yadırgamayacağı kadar şaşılası bir yer. Geçmiş senelere oranla ziyaretçi kitlesi değişmiş ama kimseye zararı olmayacak kadar. Yaş ortalaması 30 civarı denilebilir. Dolayısıyla da öğrenci yoğunluğundan söz edemeyiz. Genel kitle İşinde gücünde olup kafa sallamaktan vazgeçmeyen çocuklar denilebilir -ki bunu zaten Türkiye’nin en oturmuş gruplarının seçilmiş olmasından da anlayabiliyoruz. Moğollarla festivale merhaba demek, kapanışı Dumanla yapmak gerek.

Ve Festival Masalımıza gelincede;

Şehrin içinde çadır kurmanın anlamsızlığını kafanızı kaldırdığınızda gördüğünüz yıldız yağmuru anlatmaya başlar. Derin derin içinize çektiğiniz o mis gibi hava da cabası. Alan, o mistik çevrede ufak yürüyüşler yapmanıza izin verir. Uzun uzun kuyruklar, saçma sapan kapılar, gidiş dönüş yollarının rezilliğinden uzak... Gündüz hep beraber denize girildiğinden yüzler artık aşinadır. Yani festivalde yabancı kişi kalmamıştır artık. Şimdi bana kamp alanında zaten bu dediğin hep olur demeyin..Gülen, huzurlu insanların paylaşımları eminim ki daha farklıdır. Sahilde bizzat festival için gelmemiş insanlarda bu durumdan haberdar edilir ve asıl eğlencenin başlayacağı saatlere gelinir. İçki içmek ya da bulmak sorun değildir. Her şey insanların elinin altındadır. Fiyatlar mutluluğunuza zerre kadar zarar vermez... Ve sahne alan gruplar o kadar iyi seçilmiştir ki 5 dakika önce muhabbet ettiğiniz insanlar hadi bende bir iki şarkı söyleyeyim de neşemiz artsın modunda sahne alırlar. Ve müzik şöleni başlar...

Belki de bu festivali bu kadar mükemmel kılan şey doğala bu kadar yakın olabilmektir kim bilir. Ve masal huzura, müziğe doymuş bir sürü insanın çadırlarına dönmek istemeyen çığlıklarıyla son bulur.

Festival Habercisi - 5 , Eylül'de Neler Var?


Yaz sonuna yaklaşırken, festival sezonuda yavaştan kapanıyor. Bu yıl hala bir müzik festivaline katılmadıysanız. Bakınız elinizde ne tercihler kaldı...

9 – 10 Eylül, Rock Tatili Olympos Mini Fest:

Zeytinli Rock Festivali'yle başlayan ve bu yıl 6.sı yine Foça'da gerçekleşen Poem organizasyonun, Türkiye'nin en geniş katılımlı festivali, yaz sonunda mini bir festivalle yeni bir seri yakalayacak gibi duruyor. Son 10 yılda gençlerin önemli uğrak yerine dönüşmüş olan Olympos'ta gerçekleşecek olan festival Şeker Bayramı tatili için güzel bir alternatif olabilir.



Festivalin headline grupları ise,

cumartesi;
Ogün Şanlısoy, Moğollar, Luxus.

Pazar;
Duman, Marsis ve Paranoya.

Ayrıntılı bilgiler için;

ya da facebook'tan;


23 – 26 Eylül, PSYFILES - Journey to Lycia 2 (Open Air Full Moon Festival)


İlk olarak 2007 yılında Olympos'ta gerçekleşen Psyfiles – Journey to Lycia müzik festivali, bu yıl Fethiye Katrancı koylarında yine doğa harikası bir alanda denize nazır gerçekleşecek. İki sahnenin bulunacağı festivalde ana sahne ve chill-out sahnelerinde, yerli yabancı dj'lerin yanısıra Kara Güneş'in de yer alması dikkat çekiyor.

Ayrıca festival, "Görsel ve akustik algı değişikliği ve vizyon deneyimi" yaşatacağı konusunda iddialı duruyor. Benden söylemesi...



Ayrıntılı bilgiler için;

ya da facebook'tan;


27 Eylül – 3 Ekim, Back to Nature 2

Mind Manifest Project, yaz sonunda hem dinlendirici hem de hızlandırıcı, bir haftalık uzun süreli bir etkinlikle doğaseverleri çağırıyor. Geçen yıl Elemental Evoluton Festivali'nin gerçekleştiği alanda yani Eski Foça  - People Camping'de, ilk dört gün mütevazı bir ses sistemi, son üç gün ise güçlü ses sistemi ve live-dj'lerle samimi bir atmosfer yaratmak istiyor.
Bu etkinlikle ilgili duyuruya sonra tekrar değineceğim. Şimdilik ayrıntılı bilgi için facebook'tan;

Eylül ayının ılık havasında kendinize bir festival seçin... :)




.

Peki neden 12 Eylül?

Bundan 10 küsür yıl evvel entelektüel çevrelerce, siyasi polemiklerde; Tükiye'nin gözünün kör olduğu, geleceğe bodozlama ilerlediği söylenirdi. Adamların (Amerika'nın) 50 yıllık kalkınma planlarının olduğu, yatırımların ona göre yapıldığından dem vurulurdu. Bu durum özellikle Çiller'li, Yılmaz'lı, Akbulut'lu zamanlarda yani koalisyonla gelen ve ömürleri 1 yıl civarı olan iktidarlar zamanında daha bir belirginleşti. Yok abicim yok, bizimkilerde iş yok!

İşte tam bu zamanlarda noolduysa oldu. Öyle bir parti ortaya çıktıki klasik partilerin tozlu amblemlerine benzemeyen, fondotenli fotoğraflarla poz veren isimlerden kurulu, ismi bile bir garip, SHP,CHP,DSP, DP falan değil; farklı... AK Parti ya da geleneksel çağrılma biçimiyle AKP. Bu isim hem açıldığında diğer partiler gibi Adalet ve Kalkınma partisi oluyor ve hemde kapalıyken bile anlamlıydı. Yani ak'tı.

Birde ilk çıkışı sularında bir destan oynuyordu. Sanırsınki “milli tarih” derslerinde hikayelenen ve ezberletilen, doğu kolu hanıyla, batı kolu hakanın birlikteliği. İki gardaştan biri mazlum durumda... Herkes onu istiyor ama statükocu devlet (eskinin temsili olan CHP) onu içeri atıyor. Diğeri koltuğa geçiyor ama pek bir mahsun.

Efenm,
işte şiirden dolayı içeri giren, 2 ay yattıktan sonra dışarı çıkınca, diğeride garındaşını bağrına basıyor ve ödünç almış olduğu tüm halkça bilinen koltuğunu geri bırakıyor. Diğeride (sonraları anlıyoruz ki ) diğerine daha büyük koltuğu ikram edecekmiş. İşte yüce Türk milletinin hep hayalini kurduğu hikayelerdeki gibi bir siyasi kalite geliyor. Haşmetlülerimiz iş başında. Bu olay o kadar heyecan vericiki 367'ydi, 1 eksikti - 1 fazlaydı...

“Kasımpaşalılık” lümpen dilde ne ifade ediyorsa ve halkımız bu sıfatı ne kadarda seviyorsa (bkz Seda Sayan) yeni başbakanımızda tam bunun hakkını veriyor. Kasımpaşalı. Üstelik futbol oynuyor. Aaa şu işe bak! Bizim memleketin insanıda pek bir sever futbolu.

“Çalışmak, çalışmak, çalışmak” diyor. Herkes suspus. Nede olsa hem iman hemde ırk çalışmayı yüceltiyor. Emeklilik yaşı kendilerinden önce 42'ymiş olmaaaz, ölene kadar çalışmalı. Kim neden-nasıl hayır diyebilirki? Sosyal hak desen hööst komünist misin yoksa? Çünkü sosyal dedin!

Buna karşılık hayırsız, züppe evlat misali babadan kalan tüm malları satıveriyor. Özelleştirilmeli! Tüm dükkanları satıp işine devam ediyor. Ne işi kaldıysa artık?

Birde CHP var. SHP'den ayrılıp solculuk taslayan. Atatürk'ün partisi olduğu sürekli vurgulanıyor. Cumhuriyet sonrası eskide kalan ne varsa temsilcisi. Ecevit zamanları yani has solcu olduğu zamanlar ise yanlışlar yapılmış, CHP'nin kara lekesi. AKP ise değişim diyor o zamanlar. Sağla, sol yer değiştirmiş sanki! Başlıyor ekranda bir kedi köpek dalaşı. Bu partiler kuruluşlarından sonra çok geçmeden Ankara'ya iki koca bina dikiyorlar. Artık iktidar bu ikisinin elinde. Birkaç yıl geçmeden CHP dünya sosyalist birlikten de ayrılıyor. Hiç işi olmaz onlarla.

Akp değiştiriyor, -Chp'nin simgelediği ne varsa değiştiriyor.

Ekranlar bu ikisinden başka hiç bir şey göstermiyor. Herşey tartışılabilir oluyor ama bu iki kutup içinde. Bu paradigmanın dışına çıkabilecek herşey denetlenip, yasaklanıyor. Kontrol altına alınıyor. Neden? Ya Atatürk'e hakaret ya peygambere ya da Türk tipi aile...

Tezkereler sürekli yenileniyor. Tüm yetkiler artırılıyor. Ama tv'de demokrasi söylemleri gırla...

Yedi yıl evvel birsürü adalet sarayı inşaatına başlanıyor. Bitmek üzereyken hoop anayasa değişikliği. Nede güzel denk geldi. Zaten bizde yeni hukuk sistemine geçiyorduk, artık yeni saraylarda...

Bir dava başlıyorki dava süreci yeni oluşacak hukuk sistemi içinde ancak çözümlenmek üzere tasarlanmış, nasıl olsa değişecek ya anayasa...


Bir zamanlar partiler vardı, gücünü halktan alan. Şimdi ise koca binaları var halkın ancakveancak seyrettiği...

Bir zamanlar haberler vardı. Tatsız tuzsuz keyifsiz.. şimdi ise senaryoları o kadar güçlü ki seyretmeye doyamıyoruz.

Siyasal olaylar; geçmişimizden, toplumsal bilinçaltımızdan, bilişsel simgelerimizden esinlenerek hazırlanıyor, bize ise rastlanılara şaşırmak kalıyor.

Tabi şaka yapmıyorum...

Amerikan Drama Review'ın başındaki adam yani tiyatro alanındaki en yetkin isim olan ve yazıları son 30 yılda en çok alıntılanan Prof. Dr. Richard Schechner 1976 yılında bakınız nasıl bir matematik çıkarıyor.



Ona göre politikacı, aktivist, militan, terörist tiyatro tekniklerini kullanarak iş yapmaktadırlar. Mesela sonradan yazdığı haliyle, yeni yüzyılın en büyük gösterisini Usame Bin Laden 2001'de sahnelemiştir.


Haa ne diyeceğim işte. 12 Eylül darbesi ve anayasası, 30. yılında, tam da o günde bir referandumla değiştirilmek isteniyor.

Hadi yaa. Bak sen şu işe...

1982 yılında Baudrilard'nın söylediği haliyle; artık simülasyon çağına girdik. Tamamen edilgen biçimde seyredeceğimiz bir dünyanın içindeyiz. Ya da onun ifadesiyle gösterenle-gösterilenin yer değiştirdiği bir zamandayız.

Bizimde artık modern ülkeler gibi derin kalkınma planlarımız var, -şirketlerin güdümünde. Bu halka nasıl başbakan lazımsa öylesi ortaya çıkıyor. Uzun boylu mesela...

Oy falan veriyoruz ya hani bakmayın siz ona..

Bu seçimler tek bir şey için yapılıyor. O da reytinglerini ölçmek. Sandığa gidip her tarafımızdan bombardıman halinde gelen mesajları alıp almadığımızı ölçüyorlar. Tek baktıkları ise katılımlar... Katılım varsa, - “evet” veya “hayır” farketmez.

Ancak bu 12 Eylül tarihi başka bir şey daha gösteriyor. Katılımın gerçekten düşük çıkma olasılığından korkuluyor. Hatırlanırsa Dağlıca baskının olduğu gün bir seçim vardı. Buna benzer, Evet-Hayır... %67 katılım oranlı...

12 Eylül'ün tek bir anlamı var. Sansasyonel bir tarih. İlgi çekici. Cazip...

Politik aktörler ile dizi aktörleri arasında Hiçbir fark kalmadı! İnanmıyorsanız ekranınızda her iki show arasındaki çözünürlük farkına bakın. Aynı olduğunu göreceksiniz.


Muhabbetle...



Tablo: Richard Schechner, A Traditional Way of Spectating Now Part of the Avant-Garde, Performing Arts Journal, Vol. 1, No. 1 (Spring, 1976), pp. 8-19, syf 12